“Hak ilminde bu âlem, bir nüsha imiş ancak; Ol nüshada bu adem, bir nokta imiş ancak. Ol noktada gizlidir nice nice bin derya; Bu âlem o deryadan bir katre imiş ancak.”
Önce bir kafes resmi yaparsın Kapısı açık bir kafes Sonra kuş için Bir şey çizersin içine Sevimli bir şey Yalın bir şey Güzel bir şey Yararlı bir şey Sonra götürür bir ağaca Asarsın bu resmi Bir bahçede Bir koruda Ya da bir ormanda Saklanır beklersin ağacın arkasında Ses çıkarmaz Kımıldamazsın Kuş bazen çabuk gelir Ama uzun yıllar bekleyebilir de Karar vermezden önce Yılmayacaksın Bekleyeceksin Yıllarca bekleyeceksin gerekirse Resmin başarısıyla hiç ilişiği yoktur çünkü Kuşun çabuk ya da yavaş gelmesinin Geleceği olup da geldi mi kuş Çıt çıkarma yok Kafese girmesini beklersin Girdi mi kafese fırçanla Usulcacık kapısını kaparsın Sonra kuşun bir tüyüne dokunayım demeden Bütün kafes tellerini teker teker silersin Yerine bir ağaç resmi yaparsın Dallarının en güzeline kondurursun kuşu Tabii ne yapraklarının yeşilini unutacaksın Ne yellerin serinliğini Ne de yaz sıcağındaki böcek seslerini Otlar arasında. Sonra beklersin ötsün diye kuş Ötmezse kötü Resim kötü demektir Öterse iyi olduğunun resmidir İmzanı atabilirsin artık Bir tüy koparırsın usulca Kuşun kadından Ve yazarsın adını resmin bir köşesine.
Andım yine Seni her şey yâdımdan silindi, Hayâlin gönlümün tepelerinde gezindi; Bu bir serâp olsa da hafakanlarım dindi.. Andım yine Seni her şey yâdımdan silindi.
Keşke hep aşkınla oturup aşkınla kalksam, Rûhlar gibi yükselip de ufkunda dolaşsam; Bir yolunu bulup gönlünden içeri aksam.. Keşke hep aşkınla oturup aşkınla kalksam.
Anlasam, vuslata ne zaman ferman gelecek?. Hicranla yanan gönlüm durmadan inleyecek; İnleyip en taze hislerle hep bekleyecek.. Anlasam, vuslata ne zaman ferman gelecek?
Kalbim bir güvercin gibi titrerken adından, Ne olur Sana ulaşmam için kanadından; Bana bir tüy ver, pervaz edeyim hep ardından.. Kalbim bir güvercin gibi titrerken adından.
Ey kupkuru çölleri Cennet’e çeviren Gül; Gel o bayıltan renklerinle gönlüme dökül! Vaktidir, ağlayan gözlerimin içine gül!. Ey kupkuru çölleri Cennet’e çeviren Gül!
Mecnûn gibi arkanda koşan kulun olayım, Bir kor saç içime ocaklar gibi yanayım; Sensiz geçen bu acı rüyâdan kurtulayım.. Mecnûn gibi arkanda koşan kulun olayım..
Aklım uzakta kaldığı günleri saymakta, Rûhuma sisli-dumanlı bir kasvet yaymakta; Göster çehreni ki, güneş gurûba kaymakta.. Aklım uzakta kaldığı günleri saymakta…
Son demde hiç olmazsa gurûbum tulû olsun, Gönlüm ufkunun en taze renkleriyle dolsun; Her yanda tamburlar çalınsın; neyler duyulsun.. Ne olur, hiç olmazsa gurûbum tulû olsun..!
Kaldırım taşlarına takılan ayaklarımın prangalarda kaybolduğunu seni bilince; sezince anladım ve aslında yalnızlığın sonsuzluğunun tebessüm ettiğini...
İçimi dökmek için mi, içimi doldurmak için mi, elime aldığım kalem mim, ne kadar yalnız. Ucundan hep aynı kelimeler dökülüyor sana; bağışla! Hüzzam zamanlardayız.
Üşümeyi seviyorum insanların ateşle oturdukları zamanlarda. Benzeri olmayan iklimlerde mim; ötelere sevdalı, berilerde anonim bir besteyim. Nakaratı hep seni soran, seni yalnızlığa söylüyorum; yalnızım; sensizim; bağışla!
Bir-iki kelimede susup sonunda ağlıyorum ama ağaramıyorum, elimde değil; bağışla!
Zamanın, düşlerimdeki güzelliğiyle dökülüyorum sana, uzaklar yaklaşıyor; ayrılık vardı bana; ayrılık yar’dı bana. Aramaya dâvet çıkardın kimse gelmedi; gök kubbeyi herkes görüyor oysa, kimse aralayamadı o garip perdeyi.
Boş odalardan saklıyorum gözlerimi, içime akıyor görmek istediğimi görememenin sancısı, aklayamıyorum kendimi. Yine yoksun, yeni sensizlik!..
Kameriye gecelerde aynı hüzün yoldaşımız oldu, aynı sırra kelâm olduk; benim hep aradığım; senin ifşa etmediğin sır; ruhumu bağlayan nasır! Acını verme yarınıma; tutkusuna yenik düşen bir yorgun savaşçıyım; yığılıyorum her damlada. Bağışla!
Nefesini bırakmadığın şehirlere yolcu olamam, tevekkül titriyor dudak ucumda, ah umut! Aç kapılarını, gir içeri; maviye boya içimin siyahını; acı dinsin efkâr lâmbasında. Bağışla!
Nefesini bıraktığı bir şehir de ben olayım; Yârin nefesi için ben şehrine koşayım! Keşke bir gölge kadar yakının da dursaydım O mücella çehreni izleseydim ebedi Sana sırılsıklam bir bakışta ben olsaydım
Bazen kendine aşık deli bir fıtınaydım Fırtınalar önünde bazen bir kuru yaprak Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım
Suskunluğa dönüştü sokaklarda feryadım Tereddüt oymak oymak kemirdi gurûrumu Bahîra’ dan süzülen bir yaş da ben olsaydım
Devlerin esrârını aynalara sorsaydım Çözülürdü zihnimde buzlanış düşünceler Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım
Madenî arzuların ardında seyre daldım Küflü bir manzaranın çürüyen güllerini Senin için görülen bir düş de ben olsaydım
İNSAN EZELDEN yaralıdır. İlk günah nasıl Havva anamız ile Adem babamızı yaraladıysa, soyundan gelen herkes de elleriyle yapıp ettikleri ile yaralıdır. Yara sürgündeki insanın kaderi, Rabbinden kopuşu, arzda debelenip duruşu, dünya denilen hayvanat bahçesinde kafesinde tutsak oluşu. Yara, sevgilinin yüzündeki peçe, görünmez oluşu, rızasının bilinmeyişi, vuslatın bir türlü gerçekleşmeyişi. Yara, özlem içinde kavrulan bir yüreğin ellerinden iş beklenişi, ucu bucağı bilinmez bir mesafede duraksız say edişi, ab-ı hayatı arayışı, aşkın susuzluğunu kesecek zemzeme bir delik, bir menfez bulamayışı. Yara, insanı yare götüren yolun başlangıcı.
İnsan yaralı kalmalıdır. Zira onu hareket ettiren, aratan, susatan, koşturan, işlettiren, amel ettiren bizzat yarasıdır. İnsan, incinebilir olduğu için savaşması değerlidir. İnsan, ömrü kısa olduğu için hayatını vakfetmesi değerlidir. İnsan sevdasına erişmek elinde olmadığı için sevmesi değerlidir. İnsan öldüğü için hayatı değerlidir. İnsan fakir olduğu için kalbini hediye etmesi değerlidir. Aczi yüzünden kıyamı ve mücahedesi değerlidir. Muhtaç olduğu için vefası değerlidir. Hiçbir şeye sahip olmadığı için emanete sahip çıkması değerlidir.
Geçmişinden yaralıdır insan; özlediklerini geri getiremez. Hayallerindekilere ellerini uzatıp dokunamaz. Onlara bir selam dahi gönderemez. İstikbalinden yaralıdır insan; akıbetini bilemez. Sevdiklerini tutup baki edemez. Varlıkla yaralıdır insan. Eline dolan suyu tutup benim diyemez. Yoklukla yaralıdır insan. Boynu bükülmezse nefis, çiçek olup yüzünü güneşe dönemez. Kozasına sıkışıp kalmaz, ve bundan rahatsız olmazsa, nazenin kanatlar bitiremez. Karanlıkta kalmazsa, ruhunun köklerini yavaş yavaş genişletemez. Günahla yaralıdır insan. Unutup hataya düşmezse, mahcubiyetin al yanaklı güzelliğine erişemez.
Ağrısı insanı maksuda eriştirir. Ağrıyan bir ayak yürünecek yollara özlem getirir. Ağrıyan bir diş leziz taamlara özlem getirir. Ağrıyan eller işlenen nakışlara özlem getirir. Ağrıyan bir göz ustalıkla resmedilmiş manzaralara özlem getirir. Ağrıyan kulaklar sevgi sözcüklerine, ruhu sağaltan bir ezgiye özlem getirir. Ağrıyan bir baş hikmetin pınarlarına, tefekkürün dumanlı zirvelerine, bilmenin ve tanımanın lezzetine özlem getirir. Ağrıyan bir yürek En Sevgilinin bağrında dinlenmeye özlem getirir. Ağrımız en büyük nimetimizdir.
Yarasıdır insanın yol azığı, beslendiği çıkını, biriktirdiği dağarcığı. Her ne güzellik varsa iki dudaktan dökülen, yaralı bir sadrın mahsulatındandır. İnsan gariptir, insan yalnızdır, insan anlaşılmazdır, insan karmaşıktır, insan yoksuldur, insan acizdir, insan aşıktır. Dilinden kimsenin anlamadığı, özünden kimsenin haberdar olmadığı, yarasına kimsenin deva bulamadığıdır insan. Kimse bulamasın da yalnız Rabbi buluversin insanı istenmiş de, bir gizli mahfaza koyulmuştur insan. Sevgilisi onu buluncaya kadar yapayalnız bırakılmış bir minik bebek gibi ağlar durur da, kim gelse susmaz, kim ne verse haz etmez, kim ne söylese huzur bulmaz. Zira huzur O’nun huzurunda olmaktır. Bize nazarını O tevcih etmelidir. Yoksa susmayız, yoksa durulmayız, yoksa iflah olmayız. Aman yaramıza O’ndan gayrı dokunmasın!
İnsan sevdiğine akıttığı kanı ile layık olur. Sevgilinin gölgesi her vurduğunda yüzüne bir çizik daha atar kalbine vuslat. Sızladıkça yürek çentik çentik bir adım daha yaklaşılır menzile. Aşkın sunağında boynunu seve seve uzatır insan. Bıçak kestikçe kat kat yeni dünyalar açılır önüne, yara derinleştikçe safha safha gölge asla inkılab eder.
İnsan Yar’ine döktüğü gözyaşı ile erişir. İnsan Rabbine yakarışı ve sızlanması nispetinde vasıl olur. Özlem dolu gönlün ah-u eninidir ki insana Rabbin meveddetini celb eder. Yalnız aşktır ki sizi Rabbin sinesine gömer. Yalnız ALLAH’tır ki sevdalılarının serzenişlerine bigane kalmaz. Şüphesiz ki hiçbir sevgili ALLAH gibi sizi sarıp sarmalamaz. Burası naz makamıdır. Aşktan öncesi de, vuslattan sonrası da, yoktur ehl-i naz ve niyaza. Aşk yaralar, aşk yarada çiçek açar. Dileyen dilediği kadar sızlanmakta özgürdür. Burada tüm sızlanmaların karşılığı bihakkın verilecektir. “Ya Rabb, gel artık” diyenin haddi aşması burada affedilecektir. Burada sabırsızlık eden gayrın sabrından üstün tutulacaktır. Zira hayırlı şeyde acele edilir. Vedud’u görmekten hayırlı bir dilek var mıdır? Onun tek bir dokunuşu tüm yaralara kafi gelecektir.
İnsan ancak yarasından akan kan damlalarını takip ederek Yar’ini bulacaktır. Yahut Yar kendisine acıyarak son damlayı akıtmadan peçesini açacak ve şavkını insanın dağdan büyük kalbine vuracaktır. Yaramız şansımızdır. Ey Sevgili, sensizlikle yaralıyız, görmezden gelme, bak yüzümüze!